Ludwig yedi yaşındayken, tamamen kibrit çöplerinden bir dikiş makinesi yapıp çalıştırmayı bile başardı. Yiv açan, pır pır eden, işleyen ve bir şeyleri birleştiren her şey onu büyülüyordu. Mühendis olarak İngiltere’ye ilk gittiğinde, Glossop laboratuvarında uçurtmalarla, Manchester Üniversitesi’nde ise uçak motorlarıyla deneyler yapacaktı. Bu makinelerde temiz ve basit bir şeyler, onun Yahudi ciddiyetine hitap eden yalın bir güzellik görmekteydi. Sonraları, dilin dünyaya nasıl eklemlendiğini ve ikisinin birlikte gerçekliği iç yapısı içinde resmedebilecek şekilde nasıl işlediğini gösterecekti. Dilin işleyişi iç içe geçmiş dişlilerinkine benziyordu; dil makinesindeki dişlilerin bazıları boşa ve serbestçe dönüyor, önemli bir şey söylenmediği halde söylendiğine inandırarak bizi aldatıyorlardı. Metafizik olan buydu. Anlama, sizin yaptığınız, parmağın kıvrımında ya da bileğin alışkın hareketinde hissettiğiniz bir şeydi. Bilgi, niçini bilmekten çok, nasılı bilmekti. Dünyada şeylerin içsel yapılarını yöneten bütün kuralların toplandığı bir yer vardı, bu da matematikti. Matematik, insan ırkının anadiliydi, bütün dünya ona çevrilebilirdi.
(…)
Dil, dünyanın nasıl olduğunu resmediyordu, ne var ki, nasıl yaptığını resmetmek de imkansızdı. Göz gibi dil de, bir alanın içindeki bir nesne değil, o alanın sınırıydı. Dilin sınırları üzerinde düşünebilirdiniz; ama bunu dilin kendi içinden yapmanız gerekiyordu ki, bu da saçma bir paradokstu. Bir şeye bakarken kendinizi görmeye çalışmaya, bir maşayı kaldırmak için aynı maşayı kullanmaya benziyordu bu. Ya da Kızılderililerin, çıktığınız merdiveni dik tutmaya çalıştığınız ip oyunu gibi bir şeydi. Wittgenstein, arkasına ölümün karanlığını alarak dilin en ucunda duruyordu; dili tutulmuştu. Mesela, el sallayarak, gülümseyerek ne demek istediğinizi gösterebilir; ama söyleyemezdiniz. Sözün sınırlarını aşan şey, hakkında hiçbir şeyin söylenemeyeceği Tanrı’nın karanlık uçurumuydu. Sözün ötesindeki İbrani Yehovası’nın sureti çizilemezdi. Tanrı, halkından uzaklaşmış, onlara arkasını dönen gizli bir Tanrı’ydı, onun karanlığının içinde bir yerlerde bolca umut ve sevgi vardı; ama bizim için değildi bunlar. Etikten söz edemezdiniz; etik, yaptığınız bir şeydi. Ancak dilinizin sınırlarına dikkat çekerek, sessizliğe büründüğü yerlerin altını çizerek, ufukta bir an yanıp sönen güneş ışınları gibi, asıl önemli olan şeyin bir anlığına gözükmesini sağlayabilirdiniz. Dili en ufak olduğu yere kadar sürükleyip neler olduğunu görebilirdiniz. Belki de hakikat ancak, dilin kendisini yakarak kurban ettiği ateşin o kısacık alevinde, kendisini havaya uçururken yükselen parıltıda bir an için görülebilecek bir şeydi.
(…)
Kavramlar, ölümsüz hakikatin aynaları değil, pratik sorunları çözmenin araçlarıydı; felsefe dua etmekten çok patates soymaya benziyordu.
(…)
Wittgenstein, İngiltere’den bir süreliğine kaçıp Avusturya’ya döndü. Bir köyde öğretmenlik yaptı, sonra Viyana yakınlarında Hütteldorf’daki bir manastırda bahçıvan yardımcısı olarak iş buldu. Manastır hayatının huzuru ve yeniden elleriyle çalışmak hoşuna gidiyordu. Hütteldorf’ta yalnızca bir avuç yaşlı keşişle, birkaç genç papaz adayı vardı ve hemen hiç ziyaretçi gelmiyordu. Wittgenstein, görme ve tat alma duygusundan yoksun olarak derin bir çukura gömülmüş gibi, sadece kendi bedeninin ritmini ve zaman zaman yukarıda gezinen ayakların uzak seslerini dinleyerek, sessizce günlük işlerini yapıyordu. Organlarının dokunaçlar gibi tutundukları şeyleri bıraktığını, gezegenin ücra bir tepesindeki bir Arşimed noktası üzerinde yavaş yavaş ufalana kadar sallandığını hayal ediyor, büyük bir sevinçle önemsizliğinin tadını çıkarıyordu. Her gün el arabasıyla iş görüyor, bir papaz ihtimamıyla çalıları budayıp otları üst üste yığıyor ve bunların üzerinde taşıdığı ölüm izlerine dokunuyordu. Bütün hareketleri biricik ve amaçsızdı, kendisi için ayrılan yeri doldurduktan sonra uçup sonsuzlukta kayboluyordu. Kendisini, insanları deliye döndüren arzudan kurtarıyordu. Baktığımız her yere arzu sızmış, tarih arzuya batmıştı. Her nesne, niyetlerin ve sonuçların dev imparatorluğuna, nedenselliğin korkunç egemenliğine kilitlenmiş bir iştahın meyvesiydi. Heybetli bir memeden koparılan insan ırkı, ülseri yüzünden iki büklüm bir adam gibi merkezindeki boşluğun üzerine katlanmıştı. Bunun en küçük parçasında bile köklü bir değişiklik yapılamazdı: Devrim bir başka heyecanlı Viyana belagatinden, lanetlenmişlerin bir başka fantezisinden öte bir şey değildi. Acısız arzu olamazdı ve arzu önü alınamaz bir şeydi. Özlemler ağı bir gevşetilebilse, sebepler şurada burada sonuçlarından bir koparılabilse, bir an için tarih denilen kabusun elinden sıvışıp kaçabilirdik.
Tabii Wittgenstein’i arayıp buldular ve yeniden Cambridge’e getirdiler. O da kolej odasındaki mobilyaları kırılabilecekleri korkusuyla dışarıya attı. Nereye baksanız bir çöp yığınıyla, bir dağınıklıkla karşılaşıyordunuz; öğretim üyeleri, vaklayan, cikleyen, gıdaklayan bir dolandırıcılar ve şarlatanlar güruhuydu. Sonra Wittgenstein, kağıtlarının yanabileceğinden korkmaya başlayınca, onları kilitlemek için küçük bir çelik kasa satın aldı. Fakat çok geçmeden, çürüyebileceğinden endişelenip kasayı fırlatıp attı. Kendisini yazmaktan alıkoymaya uğraşıyordu; çünkü yazmak da bir arzu biçimiydi. Ona bedenini hatırlattığı için şemsiyeleri ve koltukları sevmezdi. Her gün sinemaya gidip selüloitle kendinden geçmeye çalışıyordu. Bir gün bir arkadaşı, Senato binasının merdivenlerinde fotoğrafını çekerken, Wittgenstein ona nerede duracağını sordu. “Ha, oralarda bir yerde,” diye cevaplayan arkadaşı, rastgele bir yeri işaret etmişti. Wittgenstein odasına dönünce yere uzandı, heyecanla kıvranıyordu. Oralarda bir yerde. Bu deyiş, önüne koca bir dünyayı sermişti. ‘Şu taşın beş santim solunda,’ değil, ‘oralarda bir yerde’. İnsan hayatı kesin değil, yaklaşık ölçülerle sürüp gidiyordu. Bunu daha önce niçin anlamamıştı? Dili belirsizliklerden arındırmak istemişti, oysa bu, fincanın kulpunu bir işçilik kusuru diye görmeye benziyordu. Esneklik ve belirsizlik kusur değil, işlerin yürümesini sağlayan şeylerdi. Güneşten uzaklığımızı milimi milimine ölçmemiz gerekli miydi? Ufukta aynı çizgide ve pürüzsüz uzanan bir buz silsilesi düşlemişti. Güzel bir düştü; ama orada yürüyemezdiniz. Sürtünmeyi unutmuştu. Demek ki geriye dönmeliydi, kaba toprağa!
Güzellik ve basitlik hala vardı; ama bu, matematiğin güzelliği ve basitliği değil, yaklaşık olarak yaşayan, belirsizlikler ortasında rahatça hareket eden sıradan insanların hayatlarındaki güzellik ve basitlikti.
(Terry Eagleton, Azizler ve Alimler, Agora Kitaplığı, s. 43, 44, 46, 47, 48)